Krizden çıkmak için.

Ekonomist Prof. Dr. Osman Altuğ;

‘İşsiz insan pimi çekilmiş bombaya benzer ne zaman ne yapacağı beli olmaz…’

‘Hükümetler çaktırmadan dolaylı vergileme yolundan vazgeçmelidir…’

‘Gideri değil gerçek geliri vergilersek işin içinden çıkarız…’

Krizden çıkmak için her alanda başkalaşımın olması gerekir…

\"\"
 
Prof. Altuğ: “Türkiye’yi yönetenlerin 2008 yılında meydana gelen küresel krizin 2009 yılından itibaren aşabilmesi için alınması gereken önlemleri şöyle açıklayabiliriz. ‘Kırsal bölgede teşvikler yoluyla yatırımların artırılması gerekir. Yeni girişimlerin teşvik edilmesi, Merkezi yönetimin etkisinin azaltılması, Yabancı yatırımların teşvik edilmesi gerekir. Gideri değil gerçek geliri vergilemek: “Çok kazanandan çok, az kazanandan az” değil “çok kazanan da az, az kazanan da az almak ancak herkesten almak”, Halkı çaktırmadan dolaylı vergileme yoluyla vergilendirmekten büyük ölçüde vazgeçmek.”

Prof. Altuğ: “Kriz, bir toplumun, bir kuruluşun ya da bir kimsenin yaşamında görülen güç dönem bunalım ve buhran olarak da tanımlanabilir. Üretim ile tüketim arasındaki dengenin dönemsel (periyodik) olarak bozulması ise Ekonomik Kriz olarak nitelendirilebilir. Ekonomik kriz, “işsizlik, iflas, borsada çöküş, durgunluk, kıtlık, yokluk, v.b.” sonuçlar doğurur. Ekonomik kriz, parasal krizi (emisyon artışı, faiz artışı, döviz/faiz makasının açılması v.b.) parasal kriz politik krizi (gerilim, çatışma, bölünme v.b.) getirir.” 

Prof. Dr. Altuğ: “Bir toplum bir kuruluş ya da bir kişi sürekli olarak kriz içinde yaşayamaz, krizden çıkmak kozada oluşan kelebek misali başkalaşımla sonuçlanır. Başkalaşım, ekonomik politikada değişiklik, hükümette değişiklik, meclis aritmetiğinde değişiklik bunlar yetmezse ekonomik rejimde değişiklik olarak ortaya çıkar. Şirketlerde, şirket yönetiminde, sahipliğinde, konusunda, kapasitesinde değişiklik şeklinde ortaya çıkabileceği gibi borcun yeniden yapılandırılması, konkordato, tasfiye, iflas ertelemesi, iflas gibi başkalaşımlar gerçekleşir.”
 
 Renkli kişiliği ve ilginç açıklamalarıyla tanınan Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Başkanı Prof. Dr. Osman Altuğ, ile 2008 yılında gerçekleşenler, 2009 yılında beklenenler ile parasalcı ekonominin sultasından üretim ekonomisine geçişin yolları üzerine konuştuk. 

Soru: Öncelikle bize kriz kavramının ne manaya geldiğini açıklayabilir misiniz?

  Prof. Dr. Osman Altuğ: 

Çinçe’de tehlike sözcüğü ile fırsat sözcüğü bir araya geldiklerinde yeni oluşan sözcük “kriz” anlamına gelmektedir. Kriz sözcüğü, dilimize Tanzimat döneminde Fransızca’dan aktarılmıştır. Ahmet Cevdet Paşa, bu sözcüğü ilk kez “Tezâkir-i Cevdet” adlı eserinde, devletin gelirlerinin giderlerini epeyce aşmasına karşılık olarak, hazinenin durumunu anlatmak için kullanmıştır. Cevdet Paşa, bu sözcüğe karşılık “buhran” sözcüğünün kabul edildiğini de belirtmektedir. Dilde özleştirme çalışmalarından sonra buhran sözcüğü yerine “bunalım” sözcüğü de kullana gelmiştir. Kriz, bir toplumun, bir kuruluşun ya da bir kimsenin yaşamında görülen güç dönem bunalım ve buhran olarak da tanımlanabilir. Üretim ile tüketim arasındaki dengenin dönemsel (periyodik) olarak bozulması ise Ekonomik Kriz olarak nitelendirilebilir. Ekonomik kriz, “işsizlik, iflas, borsada çöküş, durgunluk, kıtlık, yokluk, v.b.” sonuçlar doğurur. Ekonomik kriz, parasal krizi (emisyon artışı, faiz artışı, döviz/faiz makasının açılması v.b.) parasal kriz politik krizi (gerilim, çatışma, bölünme v.b.) getirir. Kriz ile krizalit arasındaki bağlantı ise ilginçtir. Krizalit, “kelebek olmadan önce bir böceğin koza ya da kozasız olarak geçirdiği başkalaşım durumu” dur. Bir toplum bir kuruluş ya da bir kişi sürekli olarak kriz içinde yaşayamaz, krizden çıkmak kozada oluşan kelebek misali başkalaşımla sonuçlanır. Başkalaşım, ekonomik politikada değişiklik, hükümette değişiklik, meclis aritmetiğinde değişiklik bunlar yetmezse ekonomik rejimde değişiklik olarak ortaya çıkar. Şirketlerde, şirket yönetiminde, sahipliğinde, konusunda, kapasitesinde değişiklik şeklinde ortaya çıkabileceği gibi borcun yeniden yapılandırılması, konkordato, tasfiye, iflas ertelemesi, iflas gibi başkalaşımlar gerçekleşir.

 Soru: Krizin Başlama Noktasına öncesi ve sonrasına nasıl bakmamız gerekiyor? 
 
Prof. Dr. Osman Altuğ: 

Kriz, öncesi ve sonrası olan ancak en yüksek düzeyde (noktasal) hissedilen andır. Dünyada genel olarak bu an: 15.09.2008 olarak tarihlenmektedir. 2008 yılındaki kriz de ABD’deki ipotekli konut (mortgage) kredilerinden kaynaklanmış ve türev piyasaların büyümesi fakat yeterince düzenleme yapılamaması yüzünden dünyayı etkilemiştir. 2008’de tüm ülke merkez bankaları piyasaları likidite etmiş ve faiz oranlarını düşürmüşlerdir. Devlet garantileri ile Avrupa’da banka iflasları önlenmiş ve bankalar arası piyasanın çalışması sağlanmıştır. Öncesi dönemlerde ABD’nin net finansör durumda olması bugün yerini ABD'nin net borçlu olmasına, Çin, Japonya ve Ortadoğu ülkelerinin net finansör durumda olmasına yol açmıştır. Menkul Kıymet Borsalarında başlayan kriz reel sektörü de aşağıdaki şekilde etkilemiştir. 

1. 2007 yazı ile 2008 ilkbaharında risk algılaması değişmiştir.

2. 2008 yazından itibaren emtia ve petrol fiyatları düşmeye başlamıştır.

3. 15.09.2008–30.10.2008 döneminde büyük mali şirketler batmıştır (ABD’de kapanan banka sayısı: 20). 

STRİPTİZ EKONOMİSİ 

Soru: Hocam bize, 2008 yılının genel olarak Türkiye ekonomisinin bir tablosunu çizebilir misiniz? Bu bağlamda 2009 yılı beklentileri nelerdir? 

Prof. Dr. Osman Altuğ:

İhracatın ithalatı karşılayamadığı, aradaki farkın yüksek faizli borçlanma ile finanse edildiği, eş deyişle dış ticaret dengesinin açık, cari işlemler dengesinin açık, devlet bütçesinin açık, istihdam dengesinin açık, üretimin açık verdiği yukarıda belirtilen ekonomik verilerle sabit olmakla, 2008 yılında da “Striptiz Ekonomisi” kuralları uygulanmakla A.B.D.’de 15.09.2008’de açığa çıkan finansal kriz esnasında da Türkiye ekonomisinin zaten krizde olduğu, sabittir. Buna karşılık Türkiye’deki bankaların mali bünyeleri, “Batı”ya nazaran daha sağlamdır. Sermaye yeterlik oranları ortalaması halen yüzde 16 düzeylinde bulunmaktadır. ABD bankalarında bu oran, Amerikan hazinesi ve ABD Merkez Bankasının sermaye enjeksiyonlarına karşın sadece yüzde 9 oranına yükselebilmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye’deki bankaların bilançolarında kanserojen türev ürünleri yoktur. BDDK Türkiye’deki bankaları ABD’nin denetim ve gözetim kurullarından çok daha etkin izlemektedir. Sonuçta 2008 yılı itibariyle (nasıl oluyorsa) reel sektörü sorunlu: Finansal sektörü mükemmel bir ekonomik durum içinde olduğumuz ilgili–ilgisiz kimi kişilerce dile getirilmekte ise de; döviz fiyatlarındaki gelişmelere bakıldığında Türkiye aşağıdaki tablo ile karşı karşıyadır. 2002’den bu yana geçen beş yılda sürekli geri giden USD / Lira kuru 23.10.2008’de liranın değerinin %50 bozulması yönünde sıçrama kaydetmiştir (Özel sektörün 30.06.2008 itibariyle dış borcu 190 Milyar USD, finansal olmayan kuruluşların borcunu çıkarırsak dış borcu 125 Milyar USD). 

31.12.2008 itibariyle 12 sayılı Türk Muhasebe Standardı gereği yukarıdaki döviz borçları TL Cinsinden güncellenecek ve “gerçek değerlere” yükseltilecektir. Bunun doğal sonucu önemli düzeylerde “kambiyo zararları” olacaktır. Bu firmalara kredi vermiş bulunan bankaların verdikleri “kredi kalitesinde bozulma” nedeniyle BASEL I ve II Ölçütlerinde ifadesini bulan “sermaye yeterlik oranları” bozulacağı için, bizzat kendileri bu kredilere ilave teminatlar talep edecek ve/veya erken geri ödeme çağrılarında bulunmak mecburiyetinde kalacaktır. Ekonominin kanunları acımasızdır. Buna karşılık ise hem bankalara hem de birbirlerine borçlu firmalar, tasfiye, konkordato, iflas ertelemesi ve iflas durumu ile karşı karşıya gelecektir. (2009 yılında kazanç üzerinden alınan Gelir ve Kurumlar Vergisi hasılatında da düşme söz konusudur.) 2009 yılında borçlu firmalar sık sık devlet yönetiminden, bankaların alacaklarını vadelerinde istememeleri, vadeleri uzatmaları yönünde tedbir alınmasını talep edecektir. İhracatı arttırmak amacıyla, devlet tarafından Türk Firmaları yurtdışında mağazalar açmaya, bayilik vb. sözleşmeler yapmaya teşvik edilmiş bunun sonucu, Türk üreticileri-ihracatçıları yurtdışındaki tüketiciye intikal edip etmediğine (satılıp satılmadığına, rafta kalıp kalmadığına) bakmaksızın (ihracattaki KDV iadelerini de bir an önce alma aşkına) yurtdışına mallarını ihraç etmiş, sanal olarak ihracat büyümüş, mallar yurtdışında tüketiciye satılamadığından bedelleri yurda getirilememiş eş deyişle bir kısım ihracatçılar, yurtdışındaki kendi firmalarından (veya temsilcilerinden) alacaklı kalmıştır. Aynı durum, Türkiye’deki serbest bölgelerdeki firmalarına satış yapan bir kısım ihracatçılarımız için de söz konusudur. Bu durumdaki şirketlerin de kur farkı dolayısıyla uğradıkları zararın da vergi yönünden 31.12.2008 tarihli bilançolarına intikali gerekecektir. Daha önceki kambiyo rejimine göre, ihracatın %30’unu yurtdışında bırakmış olan firmaların durumu, Türkiye’nin reel ihracat–ithalat dengesini de olumsuz etkileyen faktörlerden birisi olmuş olup akıbetleri meçhuldür. (23.11.2008/27062 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkındaki Kanun’un amaçlarından birisinin de yurtdışında bırakılmış %30 ihracat bedellerinin yurda getirilmesinin temini olsa gerekir.) 

BDDK, TMSF, Sermaye Piyasası Kurulu, tasarruf mevduatı güvenceleri, dalgalı kur, uluslararası işbirliği, derinleşmiş finans piyasaları ve IMF gibi faktörler bu krizin reel sektörü etkilemesinin sürecini uzatacağı düşüncesini güçlendirmektedir. Dünya müşteri odaklı bir dünya’dır. Genel kabul görmüş ekonomik ilke: Dostum olacağına “ortağım ol”; düşmanım olacağına “müşterim ol” ilkesi’dir. İşletmelerin gerçek sahibi müşterileridir. (Talep cephesi) müşteri (3) şey ister: Uygun fiyat, uygun kalite, uygun teslim zamanı. Talebi oluşturmak için (küresel sermaye) çeşitli reklam ve propaganda yöntemleriyle müşteriyi daha çok, daha çabuk tüket, şeklinde tahrik etmekte, müşteri ise daha çok tüketebilmek için daha çok gelir istemekte, küresel sermaye daha çok geliri tüketiciye çok görmekte ancak tüketici kredileri ile kazanç durumuna bakmaksızın tüketicinin tüketimini borçlanma yoluyla arttırmasını teşvik ederek tüketim toplumu oluşturmaktır. 

Bu tehlikeyi zamanında sezen Rusya, küresel sermayenin gücünü kırarak milli sermayesini yeniden oluşturma, kendi şirketlerini yeniden güçlendirme yolunu seçmiştir. Dünyada ekonomik yönden de etken bir güç bölgesinde “lider ülke” konumuna geçmiştir. Pratikte bunun anlamı, Rusya’nın 2009 yılında Petrol ve Doğalgaz gelirlerinde büyük ölçüde artışlar olacağıdır. Buna karşılık; 2009 yılında AB’deki ekonomik yavaşlamaya ilave olarak, AB’nin en büyük ihracat pazarlarından ABD’de yaşanacak küçülme, Türkiye’nin ihracatını ve dolayısıyla ekonomisini doğrudan etkileyecektir. 2009 yılı cari açığının finansmanında olumsuz gelişmeler beklenmektedir. 2007’de cari açık 38 Milyar USD iken 2008 yılı cari açığı da 45 milyar USD, 2008 yılında Türkiye’nin 45 milyar USD açığı finanse edebilmek için her gün 123 milyon USD bulması söz konusu iken 2009 yılında 2008’e göre doğrudan yabancı yatırımlarda düşüş olması kaçınılmaz olmakla, Türkiye hem artan bir açık, hem de azalan bir finansman kalitesi sorunuyla karşı karşıya demektir. Aradaki farkın, özel sektörün daha fazla borçlanması ile kapatılacağı düşünüldüğünde 150 milyar USD’ye ulaşan özel sektör dış borç stokunun daha da artması (hem de maliyeti ile birlikte) kaçınılmazdır. 

Soru: Kriz Dönemlerini Atlatabilmek Mümkün Mü?
 
Prof. Dr. Osman Altuğ: 

İŞLETMELER YÖNÜNDEN

İster gelişmiş ister gelişmekte olan veya isterse az gelişmiş ekonomiler, zaman zaman darboğazlara gidebilirler. Bu darboğazlar, kriz olarak da yaşanabilir. Geçmiş deneylerin ortaya çıkardığı sonuçlara bakıldığında, ekonomileri gelişmiş ülkelerde 10 yıllık ve hatta daha fazla sürelerde ortaya çıkan darboğazlar gelişmişlik düzeyi düştükçe, ülkeden ülkeye daha kısa periyodlarla yaşanıyor. Öyleki “sürekli kriz” diye adlandırılabilecek tarzda darboğazı kronikleşmiş ülke isimlerini vermek mümkündür. Türkiye 3 ile 5 yıl arasında değişen ekonomik darboğaz periyoduna, 10 yılda bir ortaya çıkan siyasallaşan kriz periyoduna sahip bir ülke olarak tanımlanabilir. Bir bakıma darboğaz ve krizlere alışık olan Türkiye, krizden kurtulabilme yöntemlerini ortaya koymada da oldukça deneyimli bir ülke kabul edilmelidir. 

Yaşanan krizin temel gerekçesini bilmek ve krizin ilk adını koymak krizi hafifletmek ve krizden en az yara alarak çıkabilmek için atılacak ilk adım olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir süredir yaşadığımız darboğazın finansal bir kriz olduğunun belirlenmesi gibi. Her ne kadar finansal kriz, doğru ve acil tedbirler alınarak hafifletilmediğinde, reel ekonomik krize dönüşmesi kaçınılmazsa da, krizin ilk yapısal tanımı, çözümler için büyük önemler taşımaktadır. 

Finansal kriz, ekonomiden en ağırlıklı kesimlerin gereğinden fazla borçlanmaları, bu borçlanmalarını ya ödeyememeleri ya da yeni ve daha yüksek maliyetlerle borç almak zorunda kalmaları nedeniyle ortaya çıkar. Bugünlerde yaşadığımız darboğaz da işte devletin yukarıda özetlemeye çalıştığımız duruma düşmesinden kaynaklanmaktadır. Reel ekonomiyle plase edilmesi gereken tasarruf mevduatlarının, yüksek faizlerle devlete doğru çekilmesi, özsermaye yetersizliği bulunan işletmelerin makul ölçüler içinde de olsa borçlanmalarını neredeyse imkansız hale getirir. Bu durum, işletmelerin ya devletten ya da yüksek maliyetli borçlanmasını (ki bu maliyetin işletme faaliyeti ile giderilmesi güçtür) yada özkaynaklara dönüş: (Sermaye Arttırımı) (Yeni Ortak Bulunması) işletmeler, öngörülebilir bir pazar/fiyat, öngörülebilir bir maliyet, öngörülebilir bir gelecek (güven ortamı) beklemektedir. Bu da dünyada ve Türkiye’de hükümetlerin uygulayacağı ekonomik politikalarla ortaya çıkacaktır. Özkaynağa dönüş demek, işletme yapısının yeniden gözden geçirilmesi demektir. Yönetim Üretim, satış, satış sonrası hizmetler alış, finansman, istihdam, teknoloji gibi temel konularda ciddi değerlendirilmeler yapılmalıdır. 

EKONOMİ POLİTİKALARI YÖNÜNDEN

İktisadi sistem sosyal bir organizasyondur. Bu organizasyonun temel görevi insanlara helalinden iş bulmaktır. İş bulmanın biçimi, tercih edilen İktisadi Sisteme göre değişmektedir. (Kapitalizm, Sosyalizm, Komünizm v.b.) Türkiye, tam olarak uygulamasa da Serbest Pazar Ekonomisi ile kalkınma modelini tercih etmiştir. Tercih doğrudur. Bu tercihin gerçeklemesi ise müteşebbisin önündeki tüm engelleri (Vergi, S.S.K., Enerji Fiyatları, Bürokrasi, Kayıtdışı Ekonomi, Üç kağıt Ekonomisi (Döviz, Faiz, Borsa) v.b.) kaldırmaktan eş deyişle küresel ekonomide müteşebbisin rekabet gücünü arttırmaktan geçer. 

Ekonomi politikasının temel amaçları ise genel olarak altı başlık altında toplanmaktadır.

1- Kalkınma hızının yükseltilmesi

2- Tam istihdamın sağlanması
3- Fiyat istihdamının gerçekleştirilmesi

4- Dış ödemeler dengesinin sağlanması

5- Kaynakların etkin dağılımının sağlanması
6- Dengeli bir gelir dağılımının sağlanması. 

Ekonomik büyüme veya kalkınma hızının yükseltilmesi, mevcut kaynakların etkin kullanımına ve ilave kaynakların yaratılmasına bağlı bulunmaktadır. Kaynakların miktarını veri olarak ele aldığımız kısa dönemde, ekonomik kalkınma, bir taraftan kaynakların ve kapasitelerin tam olarak kullanılmasına, diğer taraftan kaynakların ve kapasitelerin verimli kullanılmasına dayanır. 

Tam istihdam ise, emek unsuru başta olmak üzere sermaye, doğal kaynaklar ve müteşebbis gibi üretim faktörlerinin üretim sürecinde tam olarak kullanılmasını ifade etmektedir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde hiç olmasa mevcut kaynaklardan tam olarak yararlanılması açısından tam istihdam, son derecede önemli bir konu olmaktadır. Kaynaklarımızı tam olarak değil de eksik olarak kullanırsak, bazı olumsuz durumlarla karşılaşırız. Şöyleki eksik istihdamın, hem işsizlik gibi sosyal bir maliyeti ve hem de milli üretim açığı gibi ekonomik bir maliyeti vardır. Bu nedenle günümüzde bütün ülkelerde, tam istihdamın sağlanması ve devam ettirilmesi devletin başta gelen görevleri arasında sayılmaktadır. Türkiye gibi nüfusun hızla arttığı buna karşılık yatırımlara kanalize edilebilecek fonların yeterince gelişmediği ekonomilerde kaynakların tam istihdamı daha da önem kazanan bir durumdur. 

Ekonomide işsizliği önleyip tam istihdamı sağlamak, başta yatırım harcamaları olmak üzere toplam talep para ve maliye politikaları, yoluyla gerçekleştirilebilir. Bu durum, ekonomide arz cephesinden kaynaklanan sorunlar olmadığı koşullarda, ekonomide tam istihdamı sağlamaya yetecektir. Ancak Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde üretimi, arz cephesinden sınırlayan bazı darboğazlar söz konusudur. Bu nedenle, sadece para ve maliye politikalarıyla toplam talebi kamçılamak suretiyle ekonomide işsizliği önleyip, tam istihdam sağlanamadığından, sermaye darboğazı, Döviz darboğazı, Finansman darboğazı, Hammadde darboğazı, Teknoloji darboğazı gibi, üretimi, arz cephesinden sınırlayan engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. 

Soru: Kriz Sonucu Oluşan İstikrarsızlığın Giderilmesi için neler yapılmalıdır? 

Prof. Dr. Osman Altuğ: 

Ekonomideki istikrarsızlığı çözüme kavuşturmak için mali ve parasal araçlar kullanılır. Bu araçlar ekonomideki aşırıya kaçan talebi kısarak istikrarı sağlamaya çalışır. Bu güne kadar Türkiye’de 11 kez ekonomik istikrar paketi açıldı. Ve parasal tedbirlerle sorunları çözmeye çalıştı. Sonuçta her seferinde TL’nin yanına birer ikişer sıfır eklendi. Buna da “yeni denge” dendi. Bu arada bir şey hep gözden kaçırıldı: “Özkaynağa el atmayıp, ayağı yorganına göre uzatmadıkça bu iş olmaz.”

Şu anda 1950'li yıllardan buyana kesintisiz uygulanan parasalcı politikalar sonucu bu günlere çekilen poliçelerin vadesi geldi. Biz bu krizde bu poliçeleri ödüyoruz. Ama nasıl ödüyoruz? İç ve dış borçlanmaya gidiyoruz. Üstelik yüksek faizlerle borçlanıyoruz. O zaman Türkiye ekonomik yönden düzenli bir düzensizlik içindedir. Finansal yönden devlet sanayi ile haksız rekabet içinde. Özel sektör ise fon bulamamaktan sıkıntıda. Sanayici bankaların, bankalar rantiyelerin buyruğu altında. Sonuçta da yatırımcı cezalanıyor. Madalyonun bir başka tarafında da şu anda elinde sermayesi olanın yatırım yapmak isteyip istemeyeceği var o kadar çok cazip parasal alternatif varken niçin yatırım yapsın. Ortaya çıkan tablo şu: Siz talebi kısmaya çalışıyorsunuz. Dövizi kontrol altına almak için faizi dış piyasalara bakarak yükselterek içerden-dışarıdan borçlanıyorsunuz. Yani artık biz de geleceğe poliçe çekmeye başlamışız. Üstelik bu 1950'lerdeki gibi 10-20 yıllık değil aksine 6 ay gibi kısa vadeli poliçeler.

KIRMIZI ALARM

Ü
lkemizi yönetenler; artık “Konuşan”, “Seyreden”, “Alkışlayan” Türkiye anlayışını “Adam gibi üreten, adam gibi paylaşan Türkiye” anlayışına dönüştürmek zorundadır. Çünkü: İşsizlik artıyor, karşılıksız çekler artıyor, protestolu senetler artıyor, icra takipleri artıyor, kap-kaç / hırsızlık / dolandırıcılık / üç kağıtçılık artıyor. İthalat artıyor, borçlar artıyor. Sonuçta artık Kayıtdışı ekonomi de insanlarımıza iş bulamıyor. Türkiye Sosyo–Ekonomik kalkınma modelini değiştirmedikçe mevcut sistem Türk insanını mutlu edemez. İşsiz insan pimi çekilmiş bombaya benzer ne zaman ne yapacağı beli olmaz. İşsizliği bir iş olarak görmek yerine insanlarımıza işsiz kalmamanın Gururunu/Onurunu yaşatmakla yükümlüyüz.

Türkiye’yi yönetenler, (6) yıldır uyguladıkları düşük kur / yüksek faiz modeline dayalı parasal politikaların yerine, üretime dayalı ekonomik politikaların uygulanması gerektiğini, istemeseler de düşük kur / yüksek faiz modelinin iflas ettiğini, görerek yeni eylem politikaları oluşturmak zorundadırlar. Söylem dönemi 2008 yılı ile bitti. 2009 ekonomik eylem dönemidir. İşverenin önündeki tüm engellerin (iktisadi, mali vb.) ivedilikle kaldırılması dönemidir. Aksi halde müteşebbisi ve işvereni kalmayan bir serbest pazar ekonomisinin de yaşama şansı kalmaz. Üç Kağıt Ekonomisinin sultasından, serbest pazar ekonomisi ilkeleri kapsamında adam gibi üreten / adam gibi paylaşan kayıtlı ekonomiye dayalı optimal kur / düşük reel faiz yöntemi ile çalışan bir kalkınma modeline geçildiği zaman halk kıvançta, tasada ortak, yüzü gülen, mutlu bir toplumsal yaşama kavuşabilecektir. 

Soru: Hocam tüm bu anlattıklarınızdan yola çıkarak sonuç olarak neler söyleyeceksiniz? 

Prof. Dr. Osman Altuğ: 

Türkiye’yi yönetenlerin 2008 yılında meydana gelen küresel krizin 2009 yılından itibaren aşabilmesi için alınması gereken önlemler ise; Kırsal bölgede teşvikler yoluyla yatırımların artırılması, Yeni girişimlerin teşvik edilmesi, Merkezi yönetimin etkisinin azaltılması, Yabancı yatırımların teşvik edilmesi, Gideri değil gerçek geliri vergilemek: “Çok kazanandan çok, az kazanandan az” değil “çok kazanan da az az kazanan da az almak ancak herkesten almak”, Halkı çaktırmadan dolaylı vergileme yoluyla vergilendirmekten büyük ölçüde vazgeçmek. Müteşebbisin önündeki istihdamdan caydırıcı vergi ve vergi benzeri yükümlülükleri dünya ile rekabet edebilir oranlara çekmek ve bürokratik engelleri kaldırmak, Sanayide kullanılan her çeşit enerji üzerindeki dolaylı vergi oranlarını sıfırlamak, Müteşebbisler arasında Haksız Rekabet doğuran Kayıtdışı Ekonomiyi kayıt altına almak, şeklinde özetlenebilir.